Take Shelter / Sığınak

Posted on 09/03/2012

0


take_shelter_002

Yerin altına açılan bir sığınağın başında bir adam duruyor. Sığınak, sığınılacak yer olarak toprağın altına bakan bir adam. Giriyor mu, çıkıyor mu, aklında ne vardır. Elbette hayatta sahip olduğu her şeyi kaybedebilecek olduğu düşüncesi. Ve kaygı. Yönetmen Jeff Nichols‘ın ikinci bağımsız filmi bu tuhaf imajla kafasında belirmiş.

Curtis ile hayatının yolunda gittiği bir dönemde tanışırız. Bu mavi yakalı babanın iyi bir işi, geniş bir sigortası, harika bir eşi vardır. İşitme engelli kızları Hannah için bir işitme cihazı alabilecekler nihayet. Her şey yolunda, stabil, umut verici. Altında durdukları gökyüzü hariç…

Curtis uyanınca da fiziksel ve psikolojik olarak etkilerinden kurtulamadığı apokaliptik rüyalarla boğuşmaktadır. Ölen hayvanlar, ıslattığı insanları delirten yağ kıvamında bir yağmur, ve fırtına, ve Hanna’yı ondan koparıp almaya çalışan bir takım solgun insanlar, ve felaket…

Bu adam kaygı duymaktadır. Çünkü kaybedebileceği bir şeyleri var. Kaygısının somutlaşmış, gerçeklenmiş hali ise doğal bir antagonist: “There is a storm coming. / Bir fırtına geliyor.” Fakat Curtis halinden de emin değil. Kendinden başlayarak artık üstünde durduğu zemine güvenemez. “Anneniz siz 10 yaşındayken ilk şizofren atağını geçirmiş, buradan başlayalım.” diyor psikolog. Evet başlayacak yer burası. Çok derinlerde. Hep her şeyi yoluna koyduğumuz anda ortaya çıkmayı bekleyen o karanlık anı. Ve rüyalar.

Hikayenin tüm gerilimi gelip arka bahçede yıllardır açılmayan karanlık sığınakta toplanır, bir kat daha derine inilir. Curtis’in deliliği, hem en değerli önlemi, bir mabed hem de bir mezar. Hızla yaklaşan ve hiç bir sakinleştiriciyle, uyku ilacıyla yavaşlamayan fırtınaya karşı.

Film karakter temelli bir drama. Apokaliptik rüya/durugörülerle uğraşan bir adamdan söz etmesine, gerçek hayattan hayallere, sonra rüyalara derken tekrar soğuk gerçekliğe atlamasına karşın oldukça sakin ve doğrusal bir işleyişi var. Bu sakin hava karakterlerle ilişki kurabilmeyi ve mesajı içselleştirebilmeyi olanaklı kılıyor. Karakterler aniden belirmiyor, adeta gözümüzün önünde yavaş yavaş oluşuyorlar. Bu da izleyiciye ilişkilerine, kişiliklerine dair fikir edinme imkanı vermiş. Özellikle aile, kadınlık ve erkeklik gibi konular üstüne düşünmeye başladığım şu dönemde, karakterler beni derinden etkiledi. Curtis deli mi? O halde neden olanca sadeliğiyle gidip kütüphaneden şizofreni ile ilgili bir kitap alıyor, ve anketler dolduruyor. Sakin, derinden, tüm yaşadıklarına rağmen ayakları yerde, sessiz, acizlenmeden. Şimdi ne yapılması gerektiğine bakan, keskin bir çizgide kucağında çocuğu ve yanında eşiyle duran bir adam. Samantha ona baktığında, görebiliyor. Sevgi dolu, anaç, fakat asla ne yapacağını şaşırmadan, çokça mümkünken kendisi için korkmadan, kendini 3 kişilik bir bütünün parçası bilerek, kaçmadan. “Hayır” diyor, Curtis’in açamadığı kapıyı reddederek, “sen aç, çünkü bizimle olmak bu demek.”

Doğa elementini de filmlerinde adeta bir karakter olarak kullanan yönetmen, filmi 2:35 görüntü oranında çekmiş. Ohio’da müstakil, yalın ovalara bakan geniş evlerde yaşayan, mavi yakalı babaların büyük iş makinaları kullandığı, çocukların dev ağaçların tepesinde büyüdüğü bir hikayeyi anlatmak için iyi bir teknik seçim. Rüya sekanslarını ise günlük hayat çekimlerinden görsel olarak ayırmak güç. Bu da filmin önerdiği psikolojik havayı besliyor.Curtis’in köpeğinin kafesi önünde durup bakışı, kahvaltı sofrasında Samantha’nın onu endişeyle okumaya çalışması, Ağabey uzun aradan sonra çıkıp geldiğinde, iki yetişkin adamın bir an belli belirsiz, çocuklar gibi sarılmaları gibi çok hikaye yüklü, dramatik etkisi yüksek, görsel olarak tatmin edici bir çok sahnesi olan filmi ikinci, üçüncü kere izlerken bile hiç sıkılmadım.

Psikolojik bir hastalık, felaketler, aile dramı, kayıp gibi bir çok konuyu ustalıkla harmanlamış ve bundan gittikçe derinleşen bir kurgu devşirmiş olan yönetmenin mesajı aslında ne dünyanın sonuyla ilgili ne de aklının insana yaptırdıklarına bir ağıt. Aile. İnsanın yeryüzündeki yol arkadaşlığı, sığınılacak bir yer. Curtis’in kaybetmekle yüzyüze geldiği şey rüyalarında hayatı, küçük kızı, yaşadığı dünya / ki bu doğru/ fakat bunların etkisiyle gerçek hayatta kaybetmeye başladığı şey ise ailesi. Bu bir birarada kalma filmiydi. Gitmeyi ve vaz geçmeyi reddetme. Durumla uzlaşıp ne yapılabilecegine bakma. Bu anlamda değişik şekillerde yorumlanabilecek son (hayır, anlatıp da sizin için mahfetmeyeceğim); tam bir çözülmeydi. Benim gördüğümü, sen de görüyor musun? Evet anlamında küçük bir ifade, tanıdık bir yüzden, rahatlarıcı birkaç mimik görmek, bilindik bir ülkede soluğu almak, birinin ailesi olmak… Orada artık, dünyanın geri kalanına ne olacagı küçük bir ayrıntıdır.

Kaynaklar: Matt Singer’ın IFC için yaptığı röportaj, Edward Douglas ile ComingSoon röportajı, Matt Barone ile Complex roportajı, Nigel M. Smith ile Indiewire röportajı,

Posted in: Filmler