Panelkapcsolat / Prefabrike İnsanlar

Posted on 06/03/2012

0


panelkapcsolat

Prefabrike insanlar. Yani muvakkat, yani geçici, doğal formunda değil. Olsa olsa durumu kurtarabilecek bir benzer-insan. Prefabrike İnsanlar, yıkılmakta olan bir ailenin birkaç haftasına şahadet filmi ve tam anlamıyla ve yalnızca bu. Tüm kariyeri boyunca tek bir film çektiğini söyleyen yönetmen Béla Tarr‘ın  oldukça gerçekçi, adeta yarı belgesel tarzında çektiği ilk dönem filmlerinden ikincisi. Bir insan hali anlatısı.

Tarr filmlerini uzun uzun anlatmayı sevmez. “Yargılamıyoruz, çıkarımlar yapmıyoruz. İşte filmimiz, yalnızca neler olduğunu göstermek istiyoruz.”  Bu filmde de artık belirgin bir şekilde çatırdamaya başlamış bir ailenin küçük tekdüze evine ve iç bunaltıcı aile yaşantısına konuk oluyoruz. Film (replikleri yazılmamış, bunun için de oldukça gerçekçi) bir ayrılık sahnesiyle açılır. Sonra işlerin buraya nasıl geldiği hakkında fikir sahibi olmamız istenmişçesine birkaç zaman geriye gidilir. Dışarıdaki sosyal eşitsizlik, karmaşa, ekonomik stabiliteden yoksunluk, zamanla iletişimsizlik ve soğukluk olarak eve yansımıştır. Bu çift konuş(a)muyor. Bir takım gürültü ve sesler çıkarıyorlar fakat açıkça görülebilecek bir şekilde, bu karşı tarafa asla anlamlı bir bütün olarak ulaşmıyor. Haklı taraf yok, ne yargılanacak ne savunulacak biri yok, bu bir mahkeme değil. En olağan ve sıkıcı halleriyle hayat.

Karanlık Armoniler gibi ikinci dönem filmlerinden de bilindiği üzere Tarr’ın çok belirgin bir görsel stili vardır. Öncelikle kesim, editlerken değil, çekimler esnasında kamera ile yapılır. Uzun bir diyalog esnasında kamera odada süzülmeye, karakterleri veya objelere dair detayları takip etmeye başlayabilir. Siyah beyaz filmin tüm faydalarından ustalıkla yararlanılırken müzikle görsellik harmanlanır. Kesimde, anlatının akışı değil, gerçek psikolojik akış esas alınır, sözel bilgiden çok esinler yoluyla yeni sekanslara ilerlenir. Bu filmde, el kamerasıyla yakın plan, yüz ifadelerine çokça odaklanılmış,  çünkü bu insanlar aslında hallerini kavl ile anlatmıyor, ama her şey tüm sıkılmışlıkları, kaçma arzusu, birikmekte olan kin, terk edilme korkusu, öfke tek mimiklerinden her an okunabiliyor.

70’lerde Macaristan’da yaşayan bu ailenin günlük ve sosyal hayatlarına dair bir çok bilgi, gündelik konuşmalar, geçici ilgi alanları, akşamların nelerle doldurulduğu, kadınların birbirine neler anlattığı gibi bir çok alt metin, gerçek hayatta olduğu gibi keskin ve geometrik bir senaryo olmaksızın ard arda sıralanmış sekanslara yedirilmiş. İzleyiciye bir hikaye zorlanmıyor.

Mesaj ise “hidden in the plain sight” nevi’nden, yani gözünüzün önünde saklı… İşte bu, yaşadığımız hayat, hiç renklendirilmeden ve olduğu gibi. Yönetmen genç yaşlarından itibaren çokça sinemaya gittiğini, ekranda boyalar, kurgular, düzmece replikler görmekten çok sıkıldığını, madem gerçeğin tam yansımasını görmek istiyor, öyle ise kendisinin film yapması gerektiğini düşünerek işe başladığını anlatıyor. Bu anlamda mesaj işte bundan ibaret. Oyuncu olmayan insanlarla ve senaryosuz çektiği ilk filmi Aile Yuvası’nda, Tarr yine klostrofobik bir mekanda, Komünist devletin hiç pratik olmayan uygulamaları yüzünden bir arada yaşamak durumunda olan geniş bir aileyi portrelemişti. Şimdi çiftin iki kişilik  bir evi de vardır. Ama aralarında bir şeyler eksik. Bu eksiğin, insanoğlunun kurduğu bağlar üzerinden  derinleşerek incelendiği iki filmi daha var.

Tarr, sonradan anlatısını ve tekniğini oldukça yonttuğu Werckmeister, Sátántangó gibi insanın içine işleyen, her sekansı zihnine nüfuz eden (kitaptan uyarlama) işlere imza attı. Hep “insan olmanın dayanılmaz ağırlığı”ndan dem vuran yönetmen, Turin Atı’nın son filmi olduğunu duyururken “işini kendinden korumak istediğini” söyledi. Yalnızca bunları bilmiş olmak, filmi (diğer ilk dönem filmleriyle beraber) benim için izlenilebilir kıldı, fakat itiraf etmem gerekirse, sinemadan daha yüksek beklentilerim var.

Tarr, kapanış için baştaki terk sahnesini, dikkatli izleyicinin yakalayabileceği ufak farklarla fakat genel olarak aynı setle sona da yerleştirmiş. Buradan bunun durmak bilmez bir döngü olduğu, ne ilk ne de son olduğunu bize anlatmak istediği izlenimini edindim. Yönetmenin de ifadesiyle, “Sıradan, çirkin insanların gün gün yaşamlarından ibaret” bu hikâyeler Türk sinemasında da oldukça fazladır. Bunu, hakikate duyulan özlemden çok,  hakikatin değişmezliğine duyulan öfke ve nihilizmle anlamlandırabiliyorum. Fakat insan dünyaya bir nedenle eksik gönderilir. Ve gelişme ve güzelleşme ihtimali şükür ki bakidir. Benim gerçekliğim işte bu…

Kaynaklar: IMDb, Wikipedia, röportajlar; Jonathan Romney ile the Guardian için, Jeremy Heilman ile Movie Martyr için,  Fergus Daly ve Maximilian Le Cain ile Sense of Cinema için, R. Emmet Sweeney ile Filmcomment için.

Posted in: Filmler