Izgnanie / Sürgün

Posted on 07/02/2012

0


surgun-the-banishment

“Hamileyim, çocuk senin değil. ” Şehrin ışıkları gözlerimizi kamaştırıyor. Uğultusundan birbirimizi duyamıyoruz. Hareketinden, acelesinden, küçücük hayati jestleri, tutulup bırakılamayan solukları kaçırıyoruz. Ama kırsalda, atalarımızın yaşayıp öldüğü yağmur kokulu topraklarda, artık susmak yoktur. “Çocuk senin değil” dedi Vera. Tek onu dürüst kıldığı kadar /kendine/, sakin ve ağırbaşlı kılsaydı Alex’i. Alex’in kalbi şehrin karanlıklarında ama. Kulağına çalınan, kalbine ulaşmaz.

Sürgün kime, nereye? Bu zamanın ve haritaların dışına yapılan bir haftalık yolculuk kuşkusuz bir eve dönüş yalnızca. Sürgün ise insanın mutlak hali. Dünya sürgünü. Sevildiğin ve kendini anlatabileceğin kıyılardan uzak düşmek sürgün. Artık konuşmamak. Konuştuğunda hiç söylemek istediklerini diyememek. Sevememek sürgün. “Dağları yerinden oynatacak gücüm olsa, ama sevgim olmasa, ben bir hiçim.” Sevgi ki, sabırlı, yumuşak, kıskanmadan ve hiç övünmeden, digergam, hesapsız sevgi, her şeye katlanan ve inanan, her şeye dayanan.*

Kir babasına artık akmayan eski bir çeşmeyi soruyor, ceviz ağaçlarının altında. Bir zamanlar akarmış oysa vadi boyunca. Evin yanında süzülüp yoluna devam eden küçük bir ırmakmış o zamanlar. Ev daha Mark’a geçmeden. Mark’ın çekmecede bıraktığı bir kırık çerçeve ve bir de silah var. “Çocuk senin değil.” Mark bir hayalet gibi süzülen adam, yenik düşmüş,  ne yaparsan doğrusu o der kardeşine. “Öldürmek istiyorsan öldür, Alex, çünkü doğrusu bu. Affetmek istiyorsan affet, çünkü doğrusu o.” Sevemeyen biri, nasıl seçsin, nasıl korkmasın yapacaklarının sonucundan, kıyısında durduğu yaşamdan. Sevmeyen ve dinleyemeyen. Ama bu topraklar insanı büyütür. Sevgi için emek gerekir. Kurban etmek gerekir birini. Umulurdu ki bu kendi olsaydı sevemeyenin. O zaman belki tekrar akar çeşme.

İlk filmi Vozvrashchenie gibi, Andrei Zvyagintsev geniş açı el değmemiş bozkırlar kullanmış. Müzik rüzgar gibi akıyor, derin sessizlikler aniden çalan telefon sesleriyle bozuluyor, her çalışmanın bir katharsis olduğu eski okulun mensubu yönetmen, uyanınca aklınıza gelip, derinden irkildiğiniz bir rüya daha çekmiş. Baba /Adem/kul/ kendini arıyor. Yalnızca farkında değil aradığının. Eksik bir şeylerin ızdırabı, çokça kapalı kalbine ulaşmıyor. Çocuk onun değil oysa. Hiç bir şey onun değil.

Oysa çocuklar ne rahat konuşuyor birbiriyle. Müzikle, oyunla ve kelimelerle. Küçük elleriyle bir araya getirdikleri yapboz oyunu** aslında daha her şey başlarken, anlatıyor bize neler olup bittiğini. “Neden böyle yapıyorlar?” diyor Kir. Düşündüm ama bulamadım. İnsanoğlu neden böyle yapar?

Uzun suskun yürüyüşlerle bezeli filmde özellikle bir uyanma sahnesi vardı. Sanki insanoğlu, asıl sabah uyandığını zanederken derin bir rüyaya dalıyor. Bir de, her şey bittiğinde, köylü kadınların söylediği slav dilinde türküyü dinleyin. Dilini hiç bilmeden anlamak istediğiniz ezgiler varsa, ve anlamın hep ilk söylenenin çok ötesinde, kan ve göz yaşıyla ulaşılacak mesafede olduğunu düşünüyorsanız,  tarkovski kalbi taşıyan bu filmi siz de görmelisiniz.

*İncil, Corinthians 1/13
**Annunciation: Cebrail as.’ın Hz Meryem’e hamileliğini haber verdiğinin temsili resmi.
*** Filmin esinlenildiği kitap: William Saroyan,  The Laughing Matter.

Posted in: Filmler