Dare mo shiranai / Kimse Bilmiyor

Posted on 05/02/2012

1


Nobody-Knows_pdp

Dare mo shirani, eve dönmek bilmeyen bir anne ile ilgili, ve üzülerek belirtiyorum ki gerçek bir olaydan esinlenilmiş bir film…

Fukushimalar bir anne ve dört çocuktan oluşan kocaman bir aile. Her bir çocuğun farklı bir babası var, ve belli ki en büyükleri Akira hariç hiç biri kayıtlı değil. Daha ilk sekanslarda, bir kez daha ev değiştirip yeni evlerine yerleşirken görüyoruz onları. Fakat ev sahiplerini (şimdi anlatıp da keyfini kaçırmak istemediğim bir şekilde) atlatarak, 2 kişi olduklarına ve babanın da yakında dönmek üzere bir iş gezisine gittiğine inandırıyorlar.

Anneyi aralarındayken çocuklardan ayırmak imkansız. Zaten filmin devamında bizi şaşırtmıyor. Bu ailede çocuklar okula gitmiyor. Akira baba rolündedir. İşler paylaşılmış durumda. Ah keşke akşamları eve gelse, annenin varlığı ve saçlarını taraması bile yetecek onlara. Ama hayatlarının daha soğuk ve sert bir gerçekliği var…

Şu ana kadar anlattıklarımdan bunun gerçek bir dram olduğu, ve izlemeye başlarken yanınıza bolca selpak almanız gerektiğini düşündüyseniz yanıldınız. Filmlerinde ölüm ve daha genel olarak ‘bir kaybın karşısında insanın hali’ konusunu çokça işleyen Hirokazu Kooreda bir röportajında filmi stoik tutmaya, ve duygusal yönlerinden olabildiğince arındırmaya çalıştığını belirtip ekliyor. “böyle yaptım çünkü insanların filmden yanlarına bir şeyler kalsın istedim.”  Öyle de olmuş, insanlar ( ki burada Japonların genelde sinemaya iyice ağlamak/gülmek için gittiklerini belirtmekte fayda var) ona yolladıkları mektuplarda filmde hiç ağlamadıklarını, fakat eve gidip çocuklarına sarıldıklarında göz yaşlarına mani olamadıklarını yazmışlar.

Çocuklar sadece annesiz değil, bir yetişkinin sağlayabileceği her şeyden mahrumlar. Bunu şefkatten, eğitimden alıp içme suyuna kadar ilerleyelim. Yavaş yavaş paraları biterken Akira kalem kağıtla yegane ilişkisi olarak günlük alışverişlerini ve faturaları denkleştirmeye çalışıyor. Zamanında hayatlarına dahil olmuş babalara ufak, umutsuz ziyaretler gerçekleştiriyor. Bazen çocuk gibi göründüğü kısacık anlar oluyor. Ama bu ‘lüks’ çok kısa zamanlarla sınırlı kalmalı. Çocuklar işleri öyle ustalıkla yapıyorlar ve duruma o denli alışık görünüyorlar ki, belli ki uzun zamandır bu haldeler. Filme ortalarında dahil olan arkadaşları Saki’ye söyledikleri gibi; sosyal hizmetleri aramıyorlar, çünkü “bu daha önce başımıza geldi, çok büyük rezillik…” Çocuklar zamanla kirleniyor, saçları uzuyor, ev harabeye dönüyor, çiçekler soluyor fakat hayır. Bunu izlemek ruhen zorlayıcı da olsa sıkıcı değildi.

Yönetmen bu film için Tokyo’da bir apartman dairesi kiralamış ve bir yıl boyunca çekimler dışında setten bazı insanlar burada kalmış. Filmde çocuk starlar değil bu rol için uzun elemelerin ardından seçilmiş ‘gerçek çocuklar’ rol alıyor. Her halleri çok gerçek, oyunculuğun ötesinde. Bunda yönetmenin tekniğinin payı çok büyük. Çocuklara uzun uzun senaryoyu, ne büyük bir dram olduğunu, duruma uygun duyguları, mimikleri, ifadeleri anlatmak yerine kısaca şimdi oynadıkları insanın hayatında neler olduğunu anlatıp onları rahat bırakmış. Çekimlerin sürdüğü bir yıl boyunca birlikte ‘büyüyen’ çocuklar beraber çok uzun zaman geçirmişler ve eve ve birbirlerine çok alışmışlar. Bu da dördüncü duvardan dahil olduğunuz olayın oralarda bir yerde ‘gerçekten olduğu’ duygusunu şimdiye kadar pek rastlamadığım bir gerçeklikle veriyor. Okuduklarım arasında güzel bir örnek de filmde 5 yasındaki Yuki için senaryodaki başka bir çikolatanın, sırf o seviyor diye Apollo Çoko ile değiştirildiğiydi, böylece “daha da kocaman” bir gülümseme yakalayabilmişler. Akira’yı oynayan Yūya Yagira ‘nın da bu performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında bir Cannes derecesi aldığını ve hatta Cannes’de ödül alan ilk Japon olduğunu da belirtmekte fayda var.

Filmde uyanmayan başka bir duygu da anneye duyulabilecek muhtemel öfkeydi. Bu anlamda film aslında ismi ile müsemma. Anneyi biz de en fazla çocuklar kadar anlıyoruz. Orada olmayan, çok gülen ve fakat ağlayarak uyanan, verilen sözlere inanan ve bilmediğimiz herhangi bir sebeple bu seçimleri yapabilen sıradan bir insan. Fakat sadece o değil, arada Akira’nın çekinerek uğradığı muhtemel babalar, market sahibi, üstlerinin başlarının halini gören komşular, artık su bulma derdinden evde kalma kuralını ihlal ettiklerinde, geçtikleri yollardaki herkes, orada olmamayı seçen insanlar… Çekimler esnasında, üstü başı yırtık bu kadar çocukla sokakta çekim yapmanın zor olabileceğini düşünen yönetmen sonradan hiç böyle bir sorun olmadığını anlatıyor. “Kimse, bir kişi bile onlara sorun nedir diye sormadı. Kendi kendime işte böyle bir şehirde yaşıyoruz dedim.” Kimse bilmiyor. Dolayısıyla bilmekle yükümlü olan herkes suçu bölüşüyor. Bundan izleyicilere de pay düşüyor. Tam da bu yüzden yönetmen seyircinin iyice ağlayıp, üzülüp, birilerini suçlayıp eve tatmin olmuş olarak gitmesine izin vermiyor. Çünkü orası Japonya. Ve bu ilk “çocuk terki vakası” değil. Çünkü orada komşuluk ilişkisi yok. İnsanlar göz temasından kaçınıyor. Oada, fazla soru sorulmuyor. Şimdi orası Japonya, oysa burası Türkiye diye yersiz bir rahatlama duydunuz öyle değil mi? Ama belki de bir kez daha düşünmelisinizdir. Komşunuz dün akşam acaba ne yedi?

Film ancak meraklısına keyif verebilir. Ben izlerken güzel bir haiku okuyorum gibi hissettim. Hayatı en saf, yumuşak ve karmaşık haliyle betimlemek. Yakalanan bir görüntünün en saf şekilde aktarımı; dağıtmadan, olduğu gibi, tüm yalınlığıyla. Çünkü zaten, hissetmek için kafiyelere, yapay ışıklara ihtiyaç yoktur. ‘An’ı kaçırmayıp bilebilmek ruha yetecek. Koreeda böylece bu filmiyle benim sevdiğim Japon ustalar listesindeki yerini aldı. Belki siz de denemek istersiniz.

Kaynaklar: IMDb, Wikipedia, Japan Times’da yaynınlanan Mark Schilling Roportajı.

Posted in: Filmler