Hachi-gatsu no kyôshikyoku / Ağustos’ta Rapsodi

Posted on 04/02/2012

0


rhapsody in august

Hachi-gatsu no kyôshikyoku, Kurosawa usta’nın sondan bir önceki filmi. Yıllardan 1991, tam tamına 81 yaşında. Batılı sevenlerinin iddia ettiğinin aksine, ışıkların altında değilse bile, kariyerinin en olgun, en ağırbaşlı, kendine karşı en dürüst olabildiği döneminde. Mayıs 1991’de Cannes’de tam bir hayal kırıklığı olarak nitelendirilen Ağustosta Rapsodi de işte bana göre tam da bundan, Nagazaki’ye atılan atom bombasıyla kişisel bir hesaplaşma.

Kane Obaachan, 1945’de eşini kaybetmiş bir hibakusha*. Kyūshū’da yalnız yaşadığı evinde bu yaz torunlarını ağırlıyor. Film çocukların yıllar önce ABD’ye yerleşmiş amcalarından aldıkları mektupla açılıyor. Zaten jeanler ve New York baskılı tişörtler giyen ufaklıklar, mektuptan çıkan fotoğrafları heyecanla ve özenerek inceliyorlar. Haberler kötü. Kane Babaanne’nin kardeşi hasta. Eğer yapabilirse, son bir kez görüşmek üzere onu Hawai’ye davet ediyor. Neşe bir anda bıçakla kesilircesine son buluyor. Anlaşılan hissedilen, basit bir yaşlı durağanlığı değil…

Çocuklar alışveriş için Nagasaki’ye indiklerinde, kitaplardan bildikleri, ama çokça sohbet konusu olmayan atom bombası gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Böylece en başlarda sıkıntıdan patlayıp, babaannenin yemeklerini beğenmeyen, kendilerini oyalamakta zorlanan, TV’yi özleyen çocuklar yavaş yavaş babaanne’nin hikayeleriyle geçmişlerine, ailelerinin ve ülkeleri’nin en karanlık sırlarına doğru yolculuğa çıkıyorlar.

Kurosawa filmi 3 nesil kullanarak kurgulamış. Ve her birine dair anlatılanlardan bakış açısını ve derdini anlamak mümkün. Hikayesini derinlemesine içselleştirme imkanı bulabileceğimiz şekilde anlattığı babaanne, Kurosawa’nın kuşağından. Onu savaş sonrası Japonyasında yetişen çocukları ve onların eşleri takip ediyor. Bu nesil geçmişe oldukça kayıtsız görünüyor, ve yaptıkları ve konuştukları her şey çok maddi ve yüzeysel. Ne babaanne ile ne de çocuklarla herhangi bir empati yapma gereği duymuyor gibidirler. Ekonomik kalkınma döneminin çocukları olan torunlar ise (ne kaderdir ki nükleer enerjiyi sayesinde) zaman çizgisinde sonda olmalarına rağmen, bahsettiğim iki üst neslin tam ortasında kalmış bir görünümleri vardır. Bir yandan kültürel proliferasyonun yönüne uygun şekilde batı sevgisi ve Amerika özentisi onlarda da vardır. Fakat ağız tadı, yaşam biçimi ve anlayış olarak ne kadar uzak düşmüş olurlarsa olsunlar, Nagazaki’de gördüklerine karşı kayıtsız kalamazlar.

Tam burada hikayeye Amerika’da büyüyen Clark amca (Richard Gere) dahil olur. 2 nesildir orda olup ABD’liler ile evlenip artık neredeyse amerikalı olmuş olan bu akrabaya karşı duygular karmaşıktır. Clark babaanneye gelişini, kulak tırmalayıcı fakat sade bir Japonca ile açıklar. “Nagazaki’de yaşadığınız halde, büyük babaya olanları şimdiye dek tahmin edemedik. Başınız sağ olsun, çok özür dilerim…”

Clark’ın bu habersizliği aslında ne çok hikaye taşıyor. Yönetmenin 91’de, film daha gösterime girmeden önce G. G. Marquez’e anlattığı üzere Japonlar bu konudan kolayca bahsetmezler. “Nagazakiyi hatırlamak bir de insanlar vatanlarını, evlerini ,annelerini, kardeşlerini, çocuklarını geride bırakmak zorunda kaldıklarından zor. Bu suçluluk duygusu bitmiyor.” 1955’de çektiği Ikimono no kiroku filminde, Kurosawa Atom bombasına duyduğu korkudan ve endişeden, vatanını terk etmeyi, bilmediği topraklara kendini atmayı kafasına koymuş bir adamı anlatıyordu. Ömrünün sonunda çektiği bu filmle, gidenlerden birisi geri dönüyor. Acıyı paylaşamadığı için özür diliyor. Elinden ne gelirse yapmak istediğini belirtiyor. ABD’ye gitmeyi şiddetli bir ketumlukla reddeden babaanne yeğeni Clark’a gülümseyerek, içtenlikle teşekkür ediyor.

Filmde usta, simgesel anlatımın doruklarında geziyor. Patlama,  gecenin karanlığında, kıpkırmızı gökyüzünde açılan bir göz. kıpkırmızı bir güle karıncalar tırmanıyor. Kara yılan. İntihar etmiş aşıklar gibi görünen bir çift kayın ağacı. Odasından çıkmayan Suzukchi durmadan gözler çiziyor. Yıllar yılı, kayıplar sessizlikle anılıyor. Çünkü bazen susmanın taşıdığı anlamı, hiç bir gül taşımıyor. Karıncalar dikenlerin arasından kırmızı goncagüle tırmanıyor. Karanlık bir gecede gökyüzünde açılan kızıl gözün hiç dillendirilmemiş özrünü, dikenlerin arasından kırmızı bir güle ulaşmaya çalışan insanlık diliyor.

Savaş karşıtı birçok iyi işte olduğu üzere, tarihi gerçekliği olan savaş/felaket sahnelerine filmde rastlamanız mümkün değil. Yalnızca, Nagazaki’de, birçoklarının cesetlerinin bile bulunamadığı bombanın merkezinde bir okulun kalıntılarından oluşmuş heykelin etrafında sessiz ve yoğun bir duygu seli var. Kurosawa film için mekan seçerken burada heykele dalıp gitmiş genç bir adam görmüş Büyük ihtimalle kaybettiklerini düşünen bu genç adamdan hareketle yönetmen en önemli mesajını burada geçen sahnelere yüklüyor. Zamanla bombanın insanların/ ve insanlığın/ hafızasının derinliklerinde kayboluşunu düşünüp ‘bu büyük anneyle büyük babaya karşı hiç adil değil’ diyor torun. “Dayanılmaz olacağı için ve sinema dilinde kendilerini yeterince açıklayamayacakları için can alıcı gerçekçi sahneleri çekmedik. işaret etmek istediğim insanlarımızın kalbinde bıraktığı yara. ve zamanla bunun nasıl iyileşeceği. Patlamayı hatırlıyorum. ve gerçek dünyada böyle bir şeyin nasıl olmuş olabileceğini aklım almıyor. Fakat en kötü yanı, Japonlar çoktan onu tarihin karanlık sayfalarında bıraktılar. ”

“Dünyaya sıradan bir adam olarak bakıyorum. Japon tarihine, ya da dünya tarihine baktığımda gördüğüm; insanın kendisini tekrarlayıp duruşudur” diyen yönetmen, hikayesini aktarmakta çocukları kullanıyor. Bunun sebebi bir yandan çocuksu saflıkları ve merakları, önyargılardan uzak oluşlarıyla konuyu seyirciye yaklaştırmak olabilir. Öte yandan tarih bir kez daha tekerrür etmesin diye, çocuklara bırakılmış bir miras, bir son arzu, yüklenmiş bir görev olduğunu düşündüğüm anlar oldu. Usta’nın muhatapları, Cannes’deki gösterimden sonra “Babaanne de Pearl Harbor için özür dilemeliydi!” demekten kendini alamayan günümüz insanı elbette değildi.

ABD güçleri bombanın ardından ülkeyi 6 yıl işgal ettiler. Bu dönemde gazetecilik yapan ve konuyla ilgili haber yapmak isteyen Kurosava, işgalcilerin ağır yasağına takılmış. “Bu yıllar Japon hükümetinin de işbirliğiyle unutuşu hızlandırdı. Bunu bir savaşın önlenemez büyük trajedisinin bir parçası olarak görmeyi çok isterim. Fakat en nihayetinde, bu bombayı atan ülkenin Japon insanından özür dilemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu olana kadar, dram bitmeyecek.” diyen yönetmen başka bir yerde söylediği üzere, filmi açıkça düşüncelerini iletecek şekilde çekseydi, dünyanın herhangi bir yerinde filmi gösterime sokmak imkansız olurdu. Dolayısıyla filmin bir Amerikalı’ya özür diletme çabası olduğunu düşünmek yüzeysellik olur. Film, 1971’de piyasanın taleplerine ve maddi yetersizliklere yenik düşüp, içindekileri sanatına yansıtamamanın verdiği sıkıntıyla bileklerini keserek yaşamına son vermeye kalkışmış Kurosawa için bir iç döküş, bir “şahadet ederim ki…”. Aynı zamanda Japon halkı için bir gerçeğe temas. Seçilen karakterin bir yabancı değil de akraba oluşu, ne kadar Amerikan ise bir o kadar da Japon oluşu, savaşın insanlar değil devletler arasında yapılan bir şey olduğunu bize incelikle anlatıyor.

Filmin son beş dakikası ise epik bir kapanış olmuş. Kardeşinin ölüm haberi,  yaklaşan tayfun ile, ve belki günlerdir çocuklara anlattığı anıların yükü de sırtına binince babaanne anlatılmaz bir halet-i ruhiyeye girer, ve yağmurun altında, ters dönmüş şemsiyesiyle, rüzgara karşı millerce yürür. Peşinden sıra sıra dizilmiş karıncalar gibi koşan oğulları ve torunlarıyla, bu sırılsıklam yürüyüşün taşıdığı derin anlam, kelimelerle ifade edilemeyeceğinden mi, yolunu bulup Kurosawa’nın kalbinden yansıyıp, bize ulaştı?

Çocuk bir goncagül gördü,

kırdaki goncagül,

o kadar genç ve sabahgüzeliydi ki

hızla koştu çocuk ona

yakından bakmak için

pek sevinerek izledi onu.

goncagül, goncagül, goncagül kırmızı,

kırdaki goncagül…**

* Atom bombası saldırısından sonra hayatta kalan kişi anlamına gelen kelime

**Heideröslein, Kırdaki Goncagül – J. W. Goethe

*** Filme esin kaynağı olan roman, Kiyoko Murata’nın Nabe-No-Naka adlı eseri.

Tagline: “People do anything just to win war. Sooner or later it will destroy us all.”

Kaynaklar: IMDb, Kitap; Warrior’s Camera, G.G. Marquez’in 1991 tarihli roportajı, Vincent Canby’nin 1991 tarihli makalesi; Madonna and Master at Cannes, Dan Harper’ın Senses of Cinema için hazırladığı dosya, Tha Late and Very Late films of Kurosava- Steve Vineberg.

Posted in: Filmler