Bab’Aziz / Ruhunu Seyre Dalan Prens

Posted on 03/02/2012

0


bab-aziz-le-prince-qui-contemplait-son-ame-2006-05-g

Bu dünyadaki insanlar mum alevinin önündeki üç pervane gibidir.
İlki aleve yaklaştı ve şöyle dedi:” Ben aşkı biliyorum.”
İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi:
“Ben aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.”
Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı
ve ateş onu eritti. Yalnızca o bildi, gerçek aşk nedir.

Amâ derviş Aziz Baba, torunu İştar ile 30 yılda bir yapılan bir dervişler buluşmasına gitmek için çölden denizleri geçiyor. Üşüyen, sıkılan ve zaman zaman korkan torununu Ruhunu Seyre Dalan Prens’in hikayesi ile avutuyor. Çölde, tüm bağrı yanmışların buluştuğu çölde, değişik hikayelerle gelen bir çok gezginle karşılaşıyorlar. filmin başında işaret ettiği gibi, herkes kendine ayrılmış yolu adımlayıp, kendine biçilmiş görevi tamamlayarak varıyor toplantıya.
Hasan kardeşinin katilini,
Osman bir kuyunun dibinde görüp yitirdiği sarayını,
Zeyd ise sevgilisi Nur’u arıyor..
Ve aslında hepsi aynı yöne gidiyor.

“Allaha ulaşmak için, yaratılmışlar adedince yollar vardır.”

Bab’Aziz, yönetmen Nacer Khemir’in çöl üçlemesinin 2005 yapımı son filmi. (İlk ikisi 1984’de çektiği Les baliseurs du désert ve 1991’de çektiği  Le collier perdu de la colombe) “Kum, ki ondan geldik, ve dönüşümüz ona” diyor filmde derviş. Yönetmene göre çöl, kum, devinen ve uçsuz bucaksız değişen, Arap dilini çağrıştırıyor. Her Arapça kelimede biraz akıp giden kum bulunur. Ayrıca aşk şiirinin kaynağı çöldür. “Üçlemenin her bir filminde, çölün kendisi de başlı başına bir karakterdir ”

Ruhunu seyre dalan prensin hikayesi ne mânidardır. Prens uzak ülkesinde, dünya varlıklarının tepesine oturmuş, çölde ona sunulan suyu beğenmezken, bir kısrağın derdine evinden ayrılır. Derken bir ceylan görür. Uzun süre durup dinlenmeden ceylanın peşinde koşar. Onu uzun zaman sonra, bir suyun başında kendini seyre dalmış halde bulurlar. Prens çevresindeki Derviş dahil herkes yorgun düşüp ayrıldığında bile, gece gündüz, suyun başından kalkamaz. Ama baktığı kendi tezahürü değildir. Çünkü yalnızca aşık olmayan orada kendi aksini görür. “O şimdi canını seyretmede” der derviş. “Dokunmayın ona”

Yönetmen kendini binbir gece masallarının büyüttüğü bir çocuk olarak nitelendirdiği gibi, ben de temsili hikayelerin çocuğu biliyorum kendimi. Bu hikaye, elbette her bakan göze, himmeti kadar bir anlam sunar. Bana göre kısrak mecazi aşkı, ceylan ise görülüp, sezilip, ulaşılamayan, uğruna kendini tükettiren hakiki aşkı temsil ediyor. Ki orada insan tahttan inip dizlerinin üstüne oturur ve kendiyle karşılaşır. Kendini bildikçe, geri kalan her şeyin bilgisi ona malum olur…

Böyle hikmetler, müzikle, şiirle, Attar’dan, Rumi’den, İbn-i Arabi’den alıntılarla, yakalarını bırakmayan bir duyguyla Maşuka yakın olmanın derdiyle yola revân olmuş her bir yolcunun hikayesine işlenmiş. Yaratılmışlar adedince yollar.” Günah ve kurtuluş, aşk ve var oluş… Film bakmasını bilene inanılmaz bir sinema deneyimi sunuyor. Bakmayı bilmekten kasıt ise yönetmenin modern dünya insanından tek ricası olarak önyargısız ve anlamayı arzulayan bir yaklaşım.

Yönetmen filmi çekmekteki amacını İslam’ın yüzündeki çamuru silme arzusu olarak nitelendiriyor. “Düşünün ki babanızla yolda yürüyordunuz, düştü ve yüzüne çamur bulaştı. Ne yaparsınız? Yüzündeki çamuru /ellerinizle, eteğinizle, canınızla/ silersiniz. ”

Buradaki baba göndermesi aslında ilk oluşturduğu izlenimden çok derin manalar taşıyor olabilir. Khemir aynı zamanda bir ressam. Resimden sinemaya geçişini bir illüzyonun bozuluşu olarak betimliyor. “Resim yaparken, evrensel bir duyguyu dile getirdiğimi düşünürdüm. Varlığın en masum ve sade halini. Bir vatanım ve bir babam vardı.” Derken babasını kaybetmek, Khemir’in tüm hayatını değiştirir. “Yetim kaldığımda, kendimi, asla rahat vermeyen bir girdabın ortasında buldum. Bu hareketi dile getirmek kaçınılmaz oldu. ” 1975’de çektiği ilk kısa filmi olan The Story of God’s Country / Tanrının Ülkesinin Hikayesi’nde de yönetmen Tanrı onunla ilgilenmiyor diye çıkıp gitmek ve başka bir yurt edinmek isteyen genç bir adamı anlatır. “ O genç adam bendim. ”

Çoğu zaman eğer doğrudan terörizmle ilgili bir film yaparsa daha çabuk ve bol butçe bulacağı ona öğütlendiği halde Khemir, sanatı birbiriden çok uzak düşmüş doğu ile batı arasında bir köprü olarak kullanmak istediğinden, bir kültürü bir diğerinin karşısına koyacağı, reaktif ve direkt bir anlatımdan kaçınmış. Filmde günümüze ait araçlar ve insanlar da bulunuyor. Yani bu bir eski zaman masalı değil, olanların hepsi şimdide geçiyor. Khemir İslamın bu dostane, aşk içre, bilgelik dolu güneş gibi parlayan yüzünü, bakan herkesin içini ısıtmak üzere resmetmek istemiş.

Filmin tekniği, görüntü yönetimi, mekanlar, oyunculuk ustaca, hepsinin bana göre gerçek bir sanatçının elinden çıktığı çok belli. Magrib’in Atlantik kıyılarından, İran’ın derinliklerine, doğal örtü ve mekanlar, gerçek insanlar kullanılarak çekilmiş. Senaryoda ise güzel doğu masallarının tadı var.

Batılı çağdaşlarımız için korkarım film çok fazla. Khemir’in de belirttiği gibi alegoriler, simgeler ve göndermelerle aslında kastedilen her onun yalnızca biri gösteriliyor. O yüzden filmi izleyip de yönetmenin filmden beklentisini ilk duyduğumda, çok daha farklı bir şey yapmalıymış gibi gelmişti bana. Veyahut yalnızca tasavvufa aşina, belli bir altyapısı olan müslüman izleyicilerin gerçekten doyurulabileceği izlenimine kapılmıştım.  Fakat sonra filme dair bir çok blogpost, yorum ve değerlendirme okudum. Bana kalırsa Khemir düz izleyiciye benim kötümser tahminimden çok daha fazla ulaşabilmiş, hem de her yaş, ırk ve dinden. Burada ise seçimlerinden veya tekniğinden çok güzel niyetinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Hikaye başladığı yerde, çöle biter. Çölde, ne bir işaret ne ayak izi, ne de bir damla su. Çölde, tek devâ bakışını göğe çevirmek. Orada, her ruh arzuladığına vâsıl olur. Ölüm bile korkulası değildir. Gecenin karanlığında pırıl pırıl kumların üstünde uzanıp düşünürken, her an yeni bir anlam kazanır, her kelimede akan biraz kum vardır. “Muhakkak, eğer bebeğe anne karnında zifiri karanlıkta şöyle denseydi: ‘Dışarıda ışığın dünyası var, yüksek dağları, muntazam denizleri, engebeli düzlükleri, çiçek açan muhteşem bahçeleri, nehirleri, yıldızlarla dolu seması, ve parlayan güneşiyle. Ve sen tüm bu ihtişama rağmen burada karanlıklar arasındasın..’ Doğmamış sabi bu ihtişam hakkında hiç bir şey bilmez ve hiçbirine inanmazdı. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki ölümden korkuyoruz.”

Kaynaklar:Imdb, wikipedia, Nawara Omarbacha’nın yonetmenle röportajı, Nacer Khemir: Orphan of civilisation Interview by Youssef Rakha, Al Ahram Nisan 2006 – Yasser Moheb ile röportaj

Posted in: Filmler