Fahrenheit 451

Posted on 01/02/2012

0


451-guy-e-linda-montag

“Is it true that long ago firemen put fires out instead of going to start them? / Uzun bir süre önce itfaiyecilerin yangınları başlatmayıp da söndürdükleri doğru mu?”

Aynı adlı Ray Bradbury romanının Fransız yönetmen François Truffaut tarafınden çekilmiş uyarmalası.

Bradbury’nin füturistik kabusvari dünyasında daha iyi, tok, mutlu hissetmek için, uyumak, uyanmak için haplara, kendinizi ‘aileden’ hissetmek için dev ekranlara ihtiyacınız var. Kendinizi ‘insan’ hissetmenin ise görünüşe gore hiç yolu yok.

İtfaiyeciler kitap arayıp kitap yakıyorlar. Üstelik bir kitabınız varsa bunu komsunuz, eşiniz, arkadasınız gammazlayabilir. Bu aşamaya gelene kadar ne olmuş, ne kadar zaman geçmiş belli değil, ama insanlık yanan kitaplarla beraber düşüyor. Kahramanımız Montag da bir itfaiyecidir.

“It’s fine work. Monday bum Millay, Wednesday Whitman, Friday Faulkner, burn ’em to ashes, then bum the ashes. That’s our official slogan.”

Onu filmin başında keyifle işini yaparken görürüz, sonra evde doz aşımından mermer gibi gözlerini tavana dikmiş yatan karısının aksine hayat dolu Clarisse ona sorar “Neden bir itfaiyeci oldun?” Bu ilgiyle sorulan soruda, derinlerde bir yerde bir davet saklıdır. Okumaya, hissetmeye, yaşamaya bir davet. Zamanla,  kimyası değişen, dönüşen, Montag, yavaşça, heceleyerek, ama tutkuyla hem de hayatında ilk defa hissettiği tutkuyla ilk kitabını okur (Tom Sawyer’ı okuyordu yanlıs hatırlamıyorsam).

Uyarlamaların gerçek sinematik değerini eleştirmek kolay değil. Öncelikle kitaba yaklaşımımız ve onu okuma listemizde yerleştirdiğimiz yerle ilgili, subjektif bir konu. Tarafsız yaklasmak oldukca zor. Okumak ciddi bir bişilsel faaliyet, aynı anda her duyunuza hitab etmesiyle de aslında sinemanın belki nihayetinde sanatlar arasında varmayı hedeflediği noktada olduğunu düşünüyorum. Bu iki anlatım formunun böylece kesiştiği noktada bazı eserler filmleriyle hayat bulurken, bazıları asla sinemada hak edebileceği görselliği ve gişeyi yakalayamıyor. Yönetmen ne yapmalı; bir kitabı bütünüyle resmetme cüretini mi sergilemeli, bunu istese bile yapabilir mi,  veya kitabın gerçekliğinin ne kadarına dokunmaya hakkı var? Sonunda çıkan iş kitaba göndermeler yaparak kişinin kitaba beslediği iyi hisleri okşayan, kitabın fikri temellerinden beslenen, fakat yönetmenin hayat algısını ve sineması ile varmak istediği yönü işaret eden eserler, son tahlilde daha doyurucu ve gerçek görünürken, tam da bu filmde itiraf etmeliyim ki bir kitabı film olarak izlemek çoğunlukla stresli ve zorlayıcı oluyor.

Yönetmenin ilk ve tek bilim kurgu filmi olması, oyuncu seçimi, bütçe kısıtlamaları, tarzı dışında Holywood zorlaması yapmış olması gibi sebepler bir yana, filmin gerekli ruhu, hissiyatı ve çizdiği dünya modelini çok iyi veremediğine inanıyorum ki bu belki yönetmenin de yakındığı üzere İngilizceye aşina olmayışından kaynaklanıyor olabilir. Açılışta normalde okumaya alışık olduğumuz giriş metinleri, oyuncular, tarih vs seslendiriliyor, film boyu hiç  bir yazılı ifade görmüyoruz; Montag’in yatmadan önce ‘baktığı’  çizgi roman da dahil.

Bradbury dimağ zorlayan anlatımı ve çizdiği dünya ile, insanlığın yazılı metinlerde gizli olduğuna işaret etmekle kalmıyor, görsel medyanın toplumları yönlendirmeye, kontrol etmeye ve sonunda da hissizleştirip yok etmeye ne kadar müsait olduğuna dikkat çekiyordu ( tam da filmi yapılacak bir kitapmış öyle değil mi!). Kitapta günün her saati duvar-ekranlarda izledikleri ‘aile’nin bir parçası olan insanların aslında ne ailesi ne de buna dair geçmişten gelen kadim bir bilgisi veya arzusu kalmıştır. Ekrana bakan gözleri de kalpleri de boştur.

Filmin kırılma noktalarında okumayla uyanan duygulara değinilir, ve duygulardan ise yalnızca acı geleceği ifade edilir.  Ama düşünün bir, hisler gibi belgeleri olmadığı müddetçe, bir yerde kayıtları düşülmüyorsa tarih, kültür, anılar hepsi hepsi yok olup gitmiyor mu. Bu anlamda ortaokul civarında okuduğum kitabın çizdiği dünyayı çok üzücü ve şok edici bulmuştum. Oysa bir düşünelim. Tarih boyu fikirleri ve akımları yok etmek için, dilleri ortadan kaldırmak için, bazen de sadece talihe küstüren bir barbarlığın sonucu olarak kitapların yakıldığı, hipnoz olmuş gözlerle dev ekranlara bakılan dünya, bir kurgudan ibaret değil…

Döneminin çok altında bir set ve dizaynla çekilmiş olan filmde mekanlar oldukça kaba ve kitabın hissettirdiği fütürist havadan yoksundu. Bunu düşük bütçeye veya yönetmenin bilim kurgudaki deneyimsizliğine bağlayabiliriz elbette. Fakat eğer bilimin yazılı tarihini de yok ettiklerini farz ederseniz, set o kadar da göze batmıyor ve hikayeye ekleniveriyor. Gelgelelim, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, kötü oyunculuğu haklı çıkaracak tek bir önerme bile bulamıyorum.

Konuyu oldukça dağıtarak yazdığım bu yazıyı, kitabın güçlü dramatik etkisinden, uyku kaçıran anlatımından yoksun, herhangi bir bilim kurgu gibi görünen filmi pek beğenmediğimi bildirerek bitirmeliyim(Şu ana kadar farketmediyseniz eğer!). Sonunun da baska bir Bradbury eserine gönderme yapılarak değiştirildiğini belirtmekte fayda var, ve aslında fena da olmamış. Kitaplarının dijital kopyalarının yapılmasına şiddetle karşı çıkan ve e-kitap kavramına ‘ateş püsküren’ yazar filmi izleyip beğenmiş. O açıdan, belki göz atmak isteyebilirsiniz. Kitabı ise kesinlikle tavsiye ediyorum. Filmi büyük bir samimiyetle, sadece kitaba hayranlığına dayanarak çektiğine inandığım  ve Fransız new wave’in ilk ve büyük isimlerinden Truffaut’u ise kendi dilinin, türünün, sinematografisinin çok uzağında kalan bu filmi ile değerlendirmenin yanlış olacağı kanaatindeyim.

Tagline: The temperature where freedom burns.

Kaynaklar: IMDB, Richard Brody ile New Yorker’a rportaj, Kenneth Muir’in değerlendirme yazısı, The Pink Smoke, Bradbury haftasayısı.

Posted in: Filmler